İslami Eğitim

Bu düzen, şuursuz tabiatın işi olamaz

İslami Eğitim/Bu düzen, şuursuz tabiatın işi olamaz => Bismillahirrahmanirrahim Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Müdebbîr-i Hakîm! Ey Mürebbî-i Rahîm! Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tâlimiyle ve Kur'ân-ı

Gönderen Konu: Bu düzen, şuursuz tabiatın işi olamaz  (Okunma sayısı 1567 defa)

armağan

  • GöNüLLü
  • Yeni Üye
  • *
  • İleti: 13
  • Rep Puanı: 0
: Şubat 14, 2010, 11:35:09 ÖÖ
Bismillahirrahmanirrahim

Ey Fâtır-ı Kadîr! Ey Müdebbîr-i Hakîm! Ey Mürebbî-i Rahîm!

Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın tâlimiyle ve Kur'ân-ı Hakîmin dersiyle anladım ve îman ettim ki, nasıl nebâtât ve eşcar Seni tanıyorlar, Senin sıfat-ı kudsiyeni ve Esmâ-i Hüsnânı bildiriyorlar. Öyle de, zîhayatlardan ruhlu kısmı olan insan ve hayvanâttan hiçbirisi yoktur ki, cisminde gâyet muntazam saatler gibi işleyen ve işlettirilen dahilî ve haricî âzâlarıyla ve bedeninde gâyet ince bir nizam ve gâyet hassas bir mîzan ve gâyet mühim faydalar ile yerleştirilen âlât ve duygularıyla ve cesedinde gâyet sanatlı bir yapılış ve gâyet hikmetli bir tefriş ve gâyet dikkatli bir muvâzene içinde konulan cihazât-ı bedeniyesiyle, senin vücûb-u vücuduna ve sıfatlarının tahakkukuna şehâdet etmesin.
 
Çünkü, bu kadar basîrâne nâzik sanat ve şuurkârâne ince hikmet ve müdebbirâne tam muvâzeneye, elbette, kör kuvvet ve şuursuz tabiat ve serseri tesâdüf karışamazlar ve onların işi olamaz ve mümkün değildir. Ve kendi kendine teşekkül edip öyle olması ise, yüz derece muhâl içinde muhâldir. Çünkü, o halde herbir zerresi, herbir şeyini ve cesedinin teşekkülünü, belki dünyada alâkadar olduğu herşeyini bilecek, görecek, yapabilecek, âdetâ ilâh gibi ihâtalı bir ilmi ve kudreti bulunacak. Sonra, teşkil-i cesed ona havâle edilir ve "Kendi kendine oluyor" denilebilir.

Ve heyet-i mecmuasındaki vahdet-i tedbîr ve vahdet-i idâre ve vahdet-i neviye ve vahdet-i cinsiye ve umûmun yüzlerinde göz, kulak, ağız gibi noktalardá ittifak cihetinde müşâhede edilen sikke-i fıtratta birlik ve herbir nevin efrâdı sîmâlarında görülen sikke-i hikmette ittihat ve iâşede ve îcadda beraberlik ve birbirinin içinde bulunmak gibi keyfiyetlerinden hiçbirisi yoktur ki, Senin vahdetine katî şehâdette bulunmasın. Ve herbir ferdinde, kâinata bakan bütün isimlerin cilveleri bulunmakla, vâhidiyet içinde Senin ehadiyetine işareti olmasın.

Hem, nasıl ki, insan ile beraber hayvanâtın, zeminin bütün yüzünde yayılan yüz bin envâı, muntazam bir ordu gibi teçhiz ve tâlimât ve itaat ve musahhariyetle ve en küçükten tâ en büyüğe kadar, Rubûbiyetin emirleri, intizamıyla cereyanlarıyla o Rubûbiyetinin derece-i haşmetine; ve gâyet çoklukla beraber gâyet kıymetli; ve gâyet mükemmel olmakla beraber gâyet çabuk yapılmaları; ve gâyet sanatlı olmakla beraber gâyet kolay yapılışlarıyla kudretinin derece-i azametine delâlet ettikleri gibi; şarktan garba, şimalden cenuba kadar yayılan, mikroptan tâ gergedana kadar, en küçücük sinekten tâ en büyük kuşa kadar bütün onların rızıklarını yetiştiren rahmetinin hadsiz vüs'atine; ve herbiri emirber nefer gibi vazife-i fıtriyesini yapmak, zemin yüzü her baharda, güz mevsiminde terhis edilenler yerinde yeniden taht-ı silâha alınmış bir orduya ordugâh olmak cihetiyle hâkimiyetinin nihayetsiz genişliğine katî delâlet ederler.

Hem, nasıl ki hayvanâttan herbirisi, kâinatın bir küçük nüshası ve bir misâl-i musağğar hükmünde, gâyet derin bir ilim ve gâyet dakîk bir hikmetle, karışık eczâları karıştırmayarak ve bütün hayvanların ayrı ayrı sûretlerini şaşırmayarak, hatâsız, sehivsiz, noksansız yapılmalarıyla, ilminin her şeye ihâtasına ve hikmetinin her şeye şümûlüne, adetlerince işaretler ederler. Öyle de, herbiri birer mu'cize-i sanat ve birer hârika-i hikmet olacak kadar sanatlı ve güzel yapılmasıyla, çok sevdiğin ve teşhirini istediğin sanat-ı Rabbâniyenin kemâl-i hüsnüne ve gâyet derecede güzelliğine işaret ve herbirisi, husûsan yavrular, gâyet nazdar, nâzenin bir sûrette beslenmeleriyle ve heveslerinin ve arzularının tatmini cihetiyle, Senin inâyetinin gâyet şirin cemâline hadsiz işaretler ederler. (Lemalar, Münacat)

Bediüzzaman Said Nursi


SÖZLÜK:

ÂLÂT : Âletler.
ÂZÂ : Üye; organ, bedenin her bir uzvu.
BASÎRÂNE : Görerek, iç yüzünü de görür gibi.
CENUB : Güney.
CESED : Ten, gövde, vücut, beden. Ruhsuz vücud.
CİHÂZÂT-I BEDENİYE : Vücudun organları.
DELÂLET : Delil olmak, yol göstermek, doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek.
DERECE-İ AZÂMET : Büyüklüğün derecesi.
DERECE-İ HAŞMET : İhtişam derecesi. Yüksek gösteri.
EFRÂD : Fertler, şahıslar.
EHADİYET : Allah'ın yarattığı herşeyin yanında Zâtıyla, sıfatlarıyla ve isimleriyle bulunarak birliğini göstermesi.
EMİRBER : Emir alan, emre göre hareket eden, iş gören.
ENVÂ : Çeşitler, türler, cinsler, nevîler.
ESMÂ-İ HÜSNÂ : Allah'ın güzel isimleri.
EŞCAR : Ağaçlar.
FÂTIR-I KADÎR : Herşeye gücü yeten ve herşeyi benzersiz bir şekilde yaratan Cenab-ı Hak..
GARB : Batı.
HEYET-İ MECMUA-İ: Bütün duyu ve organlarıyla.
HİKMET : Felsefe, ilim; gayeli olma, faydalılık.
İÂŞE : Geçindirmek, beslemek, yaşatmak.
İCAD : Yoktan yaratmak.
İHÂTA : İçine alma; tam kavrama; kuşatmak.
İHÂTA : İçine alma; tam kavrama; kuşatmak.
İNÂYET : Yardım, lütuf.
İTAAT : Söz dinleme.
İTTİFÂK : Birleşme. Söz birliği etme.
KUR'ÂN-I HAKÎM : Her âyet ve sûresinde sayısız hikmet ve faydalar bulunan Kur'ân.
MİSÂL-İ MUSAĞĞAR : Küçültülmüş örnek, nümûne; birşeyin bütün özelliklerini taşıyan, ondan daha küçük olan örneği.
MİZÂN : Terâzi, tartı, ölçü, denge.
MUHÂL : İmkânsız; olması mümkün olmayan.
MUHAL ENDER MUHAL : İmkânsızlık içinde imkânsızlık.
MUSAHHARİYET : Musahhar oluş, emre boyun eğdirme.
MUVÂZENE : Ölçülülük, dengeli olma; tartma, ölçme, düşünme, karşılaştırma.
MÜDEBBİRÂNE : Müdebbir olana yakışır şekilde, tedbirlice, her işi önceden ayarlayarak, dikkatlice geleceği düşünerek.
MÜDEBBÎR-İ HAKÎM : Her işi önceden, geleceğini bilerek ayarlayan ve belli bir gayeyi takip ederek yaratan Cenab-ı Hak.
MÜREBBÎ-İ RAHÎM : Çok merhametli terbiye edici olan Cenâb-ı Hak.
NEBÂTÂT : Bitkiler.
NEFER : Asker, er.
NEV : Çeşit, sınıf, cins, tür.
NÜSHA : Yazılı şey, yazılı bir şeyden çıkarılan suret.
SEHİV : Hatâ, yanlışlık.
SIFÂT-I KUDSİYE : Allah'ın mukaddes sıfatları.
SİKKE-İ FITRAT : Yaratılış imzası.
SÎMÂ : Yüz, çehre.
ŞARK : Doğu.
ŞEHÂDET : Şâhitlik; Allah tarafından Peygamberimize bildirilen herşeyi kabul ve tasdik etme.
ŞİMÂL : Kuzey.
ŞUURKÂRÂNE : Şuurluca. Farkederek.
ŞÜMÛL : Kaplamak, içine almak.
TAHAKKUK : Delil ile ispat edilme, gerçekleşme.
TAHT-I SİLÂH : Silah altında.
TÂLİM : Öğretme, yetiştirme, eğitme.
TÂLİMÂT : Tâlimler, eğitimler; bir iş hakkında hareket tarzını bildiren emirler.
TEFRİŞ : Döşeme, yayma, yayıp döşeme.
TERHİS : İzin ve ruhsat verme, serbest bırakma, salma, kurtarma.
TEŞEKKÜL : Meydana gelme, şekillenme, şekil alma.
VAHDET : Birlik.
VAHDET-İ CİNSİYE : Cins birliği.
VAHDET-İ İDÂRE : İdârenin tek elden yürütülmesi.
VAHDET-İ NEVİYE : Tür birliği.
VAHDET-İ TEDBÎR : Her işi hikmet ve tedbirle yapmadaki birlik.
VÂHİDİYET : Cenab-ı Hakk'ın isim ve sıfatlarının birliği ve kainatı kuşatması.
VAZİFE-İ FITRİYE : Yaratılışa âit vazife.
VÜS'AT : Genişlik.
ZERRE : Maddenin en küçük parçası, molekül. Risâle ismi.
ZÎHAYAT : Hayat sahibi, canlılar.